Reklam

İslãmın Temel Haklara Yaklaşımı

Paylaş:

1. Yaşama Hakkı.
2. Sağlık Hakkı.
3. Eğitim Hakkı.
4. İnanma ve İbadet Hakkı.
5. Özel Hayatın Gizliliği Hakkı.
6. Ekonomik Haklar.

1. Yaşama Hakkı
İnsanların sahip olduğu her türlü yarar anlamına gelen 'hak' terimi, İslami kaynaklarda doğuştan sahip olunan ve sonradan elde edilen "kazanılmış haklar"ı ifade eder. Hukuk dilinden "insan hakları" diye tanımlanan temel haklar, Kur'an ve Sünnetin belirlediği çok hükmün konusudur. İslam'a göre temel haklar, insan olmadan kaynaklanan ve insan onurunu her şartta koruyan değerlerdir. İslam yaşama hakkını korunması ve saygı gösterilmesi gereken en temel hak olarak görür. İnsanın varlığını sürdürebilmesi, onun hayati faaliyyetlerini eksiksiz yerine getirmesiyle mümkündür. Dolayısıyla yaşama hakkına sahip olmayan bir kimse, diğer haklara da sahip olamaz. En doğal hak olan yaşama hakkına sahip olmayanların sorumluluklarından ve görevlerinden söz edilemez.  Kur'an-ı Kerim çeşitli âyetlerde yaşama hakkına saygılı olmanın yüksek bir davranış olduğunu ve yaşama hakkının kutsallığını bildirmiştir. Aslında yaşama hakkı, sadece insanı değil, hayvan ve bitkileri de içermektedir. Canlı olan her varlık saygındır; canlıların dokunulmazlığı ancak dini, ahlaki, hukuku ve insani birtakım prensipler çerçevesinde kaldırılabilir; zira yaşamak onların temel hakkıdır. Birey, hayatını sürdürme hususunda hem hak sahibidir, hem de canını korumakta görevlidir. Bu yüzden hiç kimse bir başkasının hayatına son verme hakkına sahip olmadığı gibi, kendi yaşam hakkından da vaz geçemez. Yaşama hakkı, bireye, topluma onun siyasal örgütlenmesi olan devlete, ciddi ve ağır yükümlülükler yükler. Kur'an, başta insan olmak üzere bir canlının haksız yere öldürülmesini, günahların en büyüklerinden biri olarak kabul etmektir. Böyle bir suça tevessül edenin, ebedi olarak lanetlendiğini ve cehennemde kalacağını bildiren Kur'an, bu tavrın Allah'ın gazap ve lanetini çeken büyük bir günah olduğunu ifade eder. 

"Bismillahir-rahmanir-rahim.

Rahman'ın iyi kulları, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" (Furkan, 25/68)
Ayette geçen "haksız yere öldürülme" ifadesi çok hassas ve önemli bir içeriğe sahiptir. Bu ifade, insanın hayata gelmesine vesile olmadan tutun da, onun varlığını güvence altına almak ve sürdürmesine yardımcı olmaya kadar varan alan içindeki haksız bir müdahaleye işaret etmektedir. Bu açıdan, insanın hayata gelmesi sürecinden itibaren ölümüne kadar olan bir süreçte insanın insan olma onuruna yapılan dıştan ya da içten gelebilecek her müdahale; sözgelimi, annenin hayati tehlikesi olmaksızın kürtaj, küçük bir eziyet ya da büyük bir zulüm ve s., aslında yaşama hakkını ihlal anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle sadece canı korumak yeterli olmayıp, insanın maddi ve manevi hayatına yönelik tecavüzleri önlemek ve onurlu bir yaşam sürmesini sağlamak asıldır.  İslam, sadece Müslümanların değil; tüm insanların yaşama hakkının korunmasını ister. Zira insan onurunu yansıtan yaşama hakkınin ötesinde saygı duyulacak herhangi bir şey yoktur. Bu yüzden herhangi bir canliya zarar vermek, hayata sayginin eksikliğini gösterir. Dinimiz fesat çıkarmak ve haksız yere cana kıymak qibi istisnai durumların haricinde bir insanin öldürülmesini yasaklamiştir. Zira fesat, toplumun düzenini, istikrar ve mutluluğunu ortadan kaldıracak her çeşit şiddete başvurmaktır. Allah, toplumda fitne ve fesat çıkarmanın ölümden beter olduğunu dile getirmektedir: "...Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür..." (Bakara, 2/191). İnsan için esas olan esenlik içinde yaşamaktır. Bu, insan olmanın bir gereği olmakla birlikte Allah'in da istediği bir durumdur. İslâm, hayata ilişkin her hususu iman ile ilişkili hâle getirerek; insanlarda Allah'a karşı sorumluluk ve hesap verme duygusunu canlı tutmayı öngörür. İnsan olmanin, yaşama hakkinin ne olduğuna dair bir bilinç olmaksızın dengeli bir toplum tesis etmek mümkün değildir. Günümüzde bu tür bilince sahip olmayan insanların hayata verdiği zararı sağduyulu her kişi görmektedir.

2.Sağlık hakkı
Temel haklar siralamasında yaşama hakkından sonra sağlık hakkının gelişi anlamlıdır. Zira soluk alıp vermede zorlanan, beş duyusunu sağlıklh biçimde kullanamayan ya da ağri çeken insanın dikkati kendi acısında toplanır. Sağlık sorunlari çeken bir kimse, doğal olarak kendi iç barışıklığı zedelendiği için öncelikli olarak sağlığını onarmaya yönelir. Bu hal içindeki bir kimse, başkalarını düşünemez; toplum hayatına katılımda, insanlar arasındaki ilişkilerde sorunlar yaşar.
Sağlıklı insan, sağlıklı düşünür, karar verir ve sağlıklı ilişkiler kurar. Bu yüzden İslâm dini, sağliğin korunmasını emretmiş, sağlığı bozan her türlü iş ve davranışi yasaklamıştır. uran- Kerim'deki: "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 2/195) buyruğu, Alah volunda infak ederek çalışmanın yaninda hayatımızı ve sağlığımızı tehlikeye soka- cak her türlü tutum ve davraniştan sakinmamızı da içermektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de "islâm'da) zarar vermek ve yapılan zarara, zararla mukabele etmek yoktur" (Ibn Mace, Siünen, Ahkam, 17) buyurarak bir kimsenin kendisine ve başkalarına zarar vermemesi gerektiğini bir prensip olarak bildirmiştir. İslâm, sağlık hususunda fert ve toplumun bilinçli olmasını; yöneticilerin ayrım yapmadan her türlü sağlık hizmetleri sağlamasını ve sağlığa zarar veren hususlar karşısında tedbirler almasini emreder. Dolayısıyla devlet, zengin ya da fakir herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tibbi bakım imkanini sağlamakla ve sağlık hakkına yönelik her türlü saldırıyı önlemekle görevlidir. Sağlıklı insanlar, toplumdaki üretkenliği, paylaşımi ve sevecenliği arttirır. Tam tersi bir durum ise, bireylerin sağlığını yitirerek güzelliklerden aldiğı payin azalmasinı, ilişkilerin bozulmasını ve mutsuzluğu ortaya çıkarır. İnsanlar sağlıklı olmak için, koruyucu sağlık hizmetlerine önem vermelidir. Koruyucu sağlık hizmetleri kimi durumlarda kişinin tek başına değil, "grupça" yapacağı işlerdir. Grup halinde yapılan bu eylemler, toplumun birbirine yaklaşmasına ve birlikte is yapmasına, dolayisıyla sosyal barişın güçlenmesine yardimcı olacaktır. Buna ilaveten sağlık hakkının etkinleşmesinde, sosyal güvenlik kurumlarını devreye sokmak gereklidir.

3.Eğitim hakkı
Birey, doğuştan sahip olduğu yeteneklerini eğitim sayesinde geliştirip insanlaşır. İnsanın, hayati gerçek anlamıyla kavrayabilmesi ancak ömür boyu sürecek bir eğitim faallyeti ile gerçekleşebilir. Eğitim, insanlara doğru bilgi vererek, zihinleri esir alacak her türlü yaklaşımı engeller nitelikte olmalidir. Islâm insanin maddi ve manevi bakımdan kendisini geliştirmesini ve fikirlerini başkalarına aktarmasını bir hak olarak kabul eder. Egitim hakkı, işlevselliği açısından öğretme ve öğrenme hakkı olarak kabul edilebilir. Oğrenme hakkı, aslinda bir dini görev olarak kabul edilebilir.Kur'an'ın ilk ayetinin "oku" emri olduğunu hatirlarsak; Islám'da öğrenmenin, bilgi ve görgü arttırmanın ne denli teşvik edildiğini çikarabiliriz. İnsan ancak okumak ve bilmek suretiyle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. İlim (bilgi), insanın gerek dünya ve gerekse ahiret işlerinde üzerinde yürüyeceği hidayet vasıtasıdır.Kur'an'ı Kerim'de okumayi ve öğrenmeyi teşvik eden pek çok ayet yer almaktadır:

"..Allah'a karşı ancak; kulları içinden alim olanlar derin saygı duyarlar..." (Fatir, 35/28).

"De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar" (Zümer, 39/9)
İlim ve öğrenmeye büyük önem veren İslám, elbette öğrenilen şeyin öğretilmesini de ister. İlmi öğrendikten sonra başkasına öğretmeyen, ilmini kendisine saklayan kimseler kınanmıştır. Çünkü bu kimseler Yüce Allah'ın kendilerine vermiş olduğu bilgiyi saklamakta, başkalarının istifadelerine sunmamaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Kim bildiği bir şeyi, sorulduğunda gizlerse, kıyamet günü Allah ona ateşten bir gem vurur" (Tirmizl, Ilim, 3). Zira Kuran'da "Siz insanlar için çikarilmiş en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz... (Al-i Imran, 3/110) hitabına ancak eğitimin yayginlaştırılması ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi ile ulaşılır.

4. İnanma ve İbadet Hakki 
İslam, bizatihi gerçek bir düşünce ve inanç hürriyeti olduğu için, inanç konularında hoşgörülü olmayı ve inanma ve ibadet hakkına saygıyı ister. Zor kullanmayı yasaklar. Allah, insanları iman konusunda özgür birakmıştır. "...Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin..." (Kehf, 18/29) âyeti bu özgürlüğün ifadesidir. İnsanları dine (Islâm'a) girmek için zorlamak yasaklanmıştır. "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tağûtu tanimayip Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir" (Bakara, 2/256) âyeti, sadece insanlara baskı yapılmasını değil, aynı zamanda dinde zorlamanın hiçbir türünün mevcut bulunmadığını ifade eder. Dinimiz zorlamanın bell türlerini değil, bizzat kendisini yasaklamıştır. Dolayısıyla dinde zorlama İslám'a aykırı bir tutumdur. Dinimizde zorlamanın bulunmayışına Hz. Peygamberin hayatı örnektir. Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: "Allah dileseydi ortak koşmazlardi. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadik. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin" (Enam, 6/107). Allah, Insanların bir takım dayatmalarla değil, kendi arzu ve istekleri sonucunda inanmalarını ister. İnsanin hesaba çekilebileceği inanç, ancak özgür iradesi ile tercih ettiği inançtir. Kişi istediği inancı seçme ve inancinin gereklerine göre dua ve ibadet etme hususunda özgürdür.

5.Özel Hayatın Gizliliği Hakkı
Bir kimsenin başkalarının görmesini, duymasını ve bilmesini istemediği yani gizli tuttuğu hayatına, özel hayat denir. Yabancılarin bu özel alana girmesi, onun sırlarını öğrenmesi ve başkalarına aktarması, kişilik haklarının ihlal edilmesi demektir. Kişinin özel hayatı, kendisinden başka bir kimsenin bilmemesi gereken bir alan olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü bir kimse çok yakınlık duyduğu bir başkasına sırlarını açabilir. Bu durum, konuşulan o hususların özel hayat alanından çıktığı anlamına gelmez ve başkalarının bunları bilmeleri hakkını vermez. Kendisine, özel hayatı ile ilgili sırlar açıklanan kimse bunları saklamaz ve başkalarına aktarırsa, sır sahibinin bu husustaki kişilik haklarına müdahale ve tecavüz etmiş olur İslam'da özel hayatın gizliliğinin korunması birtakım ilkelerle sağlanmıştır. Bir diğer deyişle, bu ilkelere riayet edildiği takdirde özel hayatın gizliliği korunmuş olacak, insanlar başkalarının özel hayatını ihlal etmeye teşebbüs etmeyecek, hatta imkan bulamayacaklardır. Dolayısıyla bu ilkelerde, doğrudan doğruya özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmemesi değil: genel olarak insan haklarına saygılı olunması istenmektedir. Başkalarının özel hayatını izlemeye ve kusurlarını araştırmaya Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde "tecessüs" adi verilmiş ve bu tutum ahlâkî fenalıkların en önemlilerinden biri kabul edilerek yasaklanmıştır. Özel hayatın korunmasında özellikle "tecessüsü" yasaklayan âyet, bütün özel hayat hallerini korumada ana hüküm teşkil eder.
"Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin kusurlarıni ve gizli yönlerini araştırmayın)... (Hucurât, 49/12) 
Tecessüs, bir kimsenin, başkasında bulunan ve kendisinin bilmediği hususları merak etmek ve öğrenmek için harekete geçmesidir. Böyle bir davranış, en basit ve en çok tezahür eden şekli ile özel hayata dair bilgileri öğrenme teşebbüsünde görülür. Bu anlamda sadece mahrem haller değil ayıp olmayan durumları da araştırmak tecessüs kapsamındadır. Sözgelimi, bir kimsenin bankada mevcut para miktarını merak edip, banka cüzdanıni elde etmeye çalişmak tecessüs sayıldiği için, yasaktır. Aynı şekilde mesela bir kimsenin günlüğünü izinsiz okumak da bu kapsam içindedir. İslam'da başkalarının özel hayatın gizliliğini koruyucu hükümler yanında bu gizilliği ihlale imkan vermeyen emirler de bulunmaktadır: 

"Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayirlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor" (Nur, 24/27) âyeti, ev sahibinin izni olmadan evlere girmeyi yasaklamıştır. Özel hayatın korunmasına hizmet eden bu esas, aslında kişilik haklarına saygı olarak düşünülmelidir. Diger taraftan İslâm, başkasının özel hayatını tesadüfen ya da bir şekilde öğrenen bir kimsenin, bu hali açığa vurmamasını ve gizlemesini emreder. "Kim bu dünyada müslüman kardeşinin kusurunu saklarsa Allah'da ahirette onun kusurunu saklar (bağışlar): kim de bu dünyada müslüman kardeşinin kusurunu ifşa ederse Allah'da ahirette onun kusurunu ortaya çıkarır (lbn Mace, Hudud, 5). İslam, bazı durumlar sebebiyle özel hayatın gizliliğinin korunmasına sınır getirir. Bu haller, özel hayatın gizliliğine bir müdahale, "ihlal" sayılmaz. Sözgelimi, yangın, sel, hırsızlık vs, dolayısıyla hayatı tehlikede olan birinin evine girerken doğal olarak izin istemek gerekmez. Hukukî sınırlar içinde avukat, noter, doktor vb. kimseler, meslekleri icabı özel hayat sınırları içindeki bilgileri öğrenebilirler. Ancak bu kimseler öğrenilen bilgileri saklamak ve ifşa etmemek zorundadırlar

6.Ekonomik Haklar (Mülkiyet Hakkı)
Ekonomik haklar genel olarak üretmek, ürettiğine malik olmak, mübadele etmek ve tüketmek gibi konularla ilgili olan haklardır. İslâm dini helal olan bir maddenin üretimi ve tüketimini serbest birakmıştır. Herkes iş kurup üretim yapma hakkına sahip olmalı, herhangi bir zorlukla karşılaşmadan üretim yapabilmelidir. Hatta devlet iş yeri açıp üretim yapacaklara yardımcı olacak imkanlar ve düzenlemeler hazırlamalıdır. İnsanlar geçimlerini sağlayabilmek için çalışmak zorundadir. Bu yüzden herkes çalışma hak ve hürriyetine sahiptir. Yüce Allah, şöyle buyurur: "İnsan için ancak çalıştığı vardır (Necm, 53/39). Çalışıp, kazanma hususunda cinsiyet ayrımı yapılmaz. Çalışanların emekleri de mutlaka korunur. İslám'da çalışma hayatı, ahlâki ilkelerin ışığında oluşturulan yasaların teminatı altındadır. Kuran'ı Kerim ve hadis-i şerifler çalişana karşılığının verilmesini teşvik etmiş ve bu hakkın güvence altına alınmasinı istemiştir. Sözgelimi bugünkü anlamda kişilerin ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sosyal güvenlik kurumlarina katılma hakkı vardir. Bunun yanı sıra dinimiz, çalişamayan ya da işsizlerin sosyal güvenlik müessesleri ile desteklenmesini emretmiştir. İslám'da çalışma hakkının yanında, israf etmemek koşuluyla servet, özel mülkiyet hakkı da tanınmıştır. Allah'ın emirleri doğrultusunda, O'nun çizdiği sınırlar içinde olmak üzere bir çok ayette özel mülklyete sahip olma hakkı tanınmıştır. Herkes meşru olarak üretip, kazandığı mallars yine meşru şekilde harcamalıdır. ". Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez" (Araf, 7/31) İslam, ekonomik hakları meşru zeminlerde sınırlayabilir. Sözgelimi özel mülkiyet, kamunun yararı söz konusu olduğunda bireye zarar vermeksizin sınırlana bilir. Hak elde etme iddiasıyla bir başkasının malına zarar vermek İslâm'da hoş görülmemiştir.
Kaynak: "Ahlãkım" Temel İslam Bilgileri (63-71)